18 Aralık 2010 Cumartesi
REMEMBER ME
EMILIE DE RAVIN'in ve ROBERT PATTINSON'ın sade, ölçülü oyunculuklarnını takdir edilesi olduğu film. Ayrıca film, bağımsız yapım ya da festival filmi tadında ilerliyor. Olaydan ziyade durum anlatılmış. Güzel kız, yakışıklı erkek konusu sananlar izlemesin; çünkü dolu dolu bir aile dramı. CHOCOLAT'tan beri hastası olduğum LENA OLIN'i bu filmde görmek de izlerken ayrıca mutlu etti beni.
16 Aralık 2010 Perşembe
JAMES DEAN'İN ARABASININ LANETİ
30 eylül 1955 günü JAMES DEAN, PORSCHE SPYDER marka arabasının başka bir araçla kafa kafaya çarpışması sonucu ölmüştür. dean arabasını severdi, ona LITTLE BASTERD adını vermişti. Ama kız arkadaşı URSULA ANDRESS arabaya binmeyi reddediyor, dostu NICK ADAMS arabadan hoşlanmıyordu. Aktör ALEC GUINNESS arabayı görünce titremeye başlamış, binmemesi için Dean'i uyarmış, arabadan kurtulmazsa bir hafta içinde öleceğini söylemişti. Bir hafta geçmeden dean, SALINAS'taki bir yarışa giderken kaza yaptı veLlittle Bastard ezilmiş bir sigara kutusu gibi bir hendeğe yuvarlandı. Dean acil servise giderken öldü.
PORSCHE daha sonra bir yenileme manyağı olan GEORGE BARRIS'in eline geçti. Barris, arabayı parçaları için almıştı. Barris arabayı teslim alırken, Little Bastard kamyondan yuvarlanıp tamircilerden birinin bacağını kırdı. Barris motoru Troy Mchenry'ye, vitesi de William Eschrid'e sattı; ikisi de ekim 1956'daki bir yarışta kaza yaptı. Eschrid Porsche'sine takla attırarak ağır yaralandı, Mchenry de arabanın kontrolünü kaybedip pistten çıktı ve öldü. Bu arada Barris bu ezik büzük arabanın parçalarını satmaya doyamıyordu, tekerleklerini de ismi bilinmeyen birine satmıştı. O da geri dönüp iki tekerleğin birden patladığını, onu (Dean'in başına gelenler gibi) bir hendeğe sürüklediğini söyledi.
Barris ezik araba gövdesini California Otoyol Devriyesi'ne, bir yol emniyeti sergisi için sattı (akıllanmıyor da!), ama sergi için Salinas'a götürüldüğü sırada, onu taşıyan kamyon yoldan çıktı ve meydana gelen kazada sürücü öldü. Artık belasını arayan Barris adı batasıca Little Bastard'ı en son 1958 yılında, Florida'daki bir başka yol emniyeti sergisi için ödünç verdiği sırada gördü. Otuz bir yıl sonra, LOS ANGLES TIMES, onun sergiden sonra Porsche'yi kamyona yüklenirken gördüğünü, ama kamyon gideceği yere vardığında arabanın kayıp olduğunu söylediğini yazdı.
Little Bastard ile bağlantılı bir sürü ölüm DEAN'in felsefesinin ürkütücü bir yansıması gibi: "saygı duyulacak tek şey ölüm. kaçınılmaz, reddedilemez tek gerçek o."
(alıntıdır)
PORSCHE daha sonra bir yenileme manyağı olan GEORGE BARRIS'in eline geçti. Barris, arabayı parçaları için almıştı. Barris arabayı teslim alırken, Little Bastard kamyondan yuvarlanıp tamircilerden birinin bacağını kırdı. Barris motoru Troy Mchenry'ye, vitesi de William Eschrid'e sattı; ikisi de ekim 1956'daki bir yarışta kaza yaptı. Eschrid Porsche'sine takla attırarak ağır yaralandı, Mchenry de arabanın kontrolünü kaybedip pistten çıktı ve öldü. Bu arada Barris bu ezik büzük arabanın parçalarını satmaya doyamıyordu, tekerleklerini de ismi bilinmeyen birine satmıştı. O da geri dönüp iki tekerleğin birden patladığını, onu (Dean'in başına gelenler gibi) bir hendeğe sürüklediğini söyledi.
Barris ezik araba gövdesini California Otoyol Devriyesi'ne, bir yol emniyeti sergisi için sattı (akıllanmıyor da!), ama sergi için Salinas'a götürüldüğü sırada, onu taşıyan kamyon yoldan çıktı ve meydana gelen kazada sürücü öldü. Artık belasını arayan Barris adı batasıca Little Bastard'ı en son 1958 yılında, Florida'daki bir başka yol emniyeti sergisi için ödünç verdiği sırada gördü. Otuz bir yıl sonra, LOS ANGLES TIMES, onun sergiden sonra Porsche'yi kamyona yüklenirken gördüğünü, ama kamyon gideceği yere vardığında arabanın kayıp olduğunu söylediğini yazdı.
Little Bastard ile bağlantılı bir sürü ölüm DEAN'in felsefesinin ürkütücü bir yansıması gibi: "saygı duyulacak tek şey ölüm. kaçınılmaz, reddedilemez tek gerçek o."
(alıntıdır)
12 Aralık 2010 Pazar
NINE
FELLINI'ye meydan okumak amacı gütmeden, 8 1/2 nin yeniden çekiminden ziyade Fellini'ye özel, bir nevi ustaya saygı duruşu niteliğindeki film. Fellini gibi kendi hayal dünyasını sinemaya casurca aktarabilmiş bir yönetmenin, gerçek yaşamında yaşadığı olayları hayallerinde nasıl canlandırdığı, gerçek ve düş arasındaki geçişler filmde ustalıkla gösterilmiş. Dolayısıyla filmin müzikal olarak çekilmesi, hem filmi canlı kılmış, hem de masalsı yapısını korumuş.
---
Filmde, GUIDO'nun annesi rolünü SOPHIA LOREN'den başkasına vermeleri ayıp olurmuş resmen. DANIEL DAY LEWIS, Guido (ya da Fellini) rolünde inanılmaz başarılı. Özellikle GUIDO'S SONG' u söylerken "my body's clearing forty as my mind is nearing ten" kısmındaki tatlı yüz ifadesi gözümün önünden gitmiyor.
Hikaye, Fellini'nin gerçek yaşam öyküsüyle ne kadar bağdaşıyor bilemiyorum ama seyrederken, CLAUDIA karakteri aslında CLAUDIA CARDINALE midir, ya da Fellini'nin büyük göğüslü kadınlara olan takıntısı gerçekte de filmde olduğu gibi 10 yaşında sahilde gördüğü bir kadından mı miras kalmıştır die düşünmeden edemedim. Bu arada sahilde gördüğü kadın için; (bkz: FERGIE)
---
Filmde, GUIDO'nun annesi rolünü SOPHIA LOREN'den başkasına vermeleri ayıp olurmuş resmen. DANIEL DAY LEWIS, Guido (ya da Fellini) rolünde inanılmaz başarılı. Özellikle GUIDO'S SONG' u söylerken "my body's clearing forty as my mind is nearing ten" kısmındaki tatlı yüz ifadesi gözümün önünden gitmiyor.
Hikaye, Fellini'nin gerçek yaşam öyküsüyle ne kadar bağdaşıyor bilemiyorum ama seyrederken, CLAUDIA karakteri aslında CLAUDIA CARDINALE midir, ya da Fellini'nin büyük göğüslü kadınlara olan takıntısı gerçekte de filmde olduğu gibi 10 yaşında sahilde gördüğü bir kadından mı miras kalmıştır die düşünmeden edemedim. Bu arada sahilde gördüğü kadın için; (bkz: FERGIE)
A COUNTESS FROM HONG KONG
Romantik komedi türü eski filmleri sevenlere tavsiye edilir.
---
Filmde, gemiyle Hong Kong'a gelen petrol kralı Ogden (MARLON BRANDO)'in, bir geceliğine kendisine eşlik etmesi için tanıştırılan Beyaz Rus göçmeni Natascha (SOPHIA LOREN) ile karşılaştıktan sonra başına gelenler konu edilir. Natascha, Ogden'le tanıştığı gecenin sonunda Ogden'den habersiz kaçak yoldan Amerika'ya girebilmek için gemide saklanır. Gemi Hong Kong limanından hareket eder. Olaylar gelişir.
Döneminde bu filmi sinamada seyredebilmiş olanların aklında, nedense bu film Sophia Loren'in gemi güvertesinden denize atladığı sahne ile kalmıştır.
---
---
Filmde, gemiyle Hong Kong'a gelen petrol kralı Ogden (MARLON BRANDO)'in, bir geceliğine kendisine eşlik etmesi için tanıştırılan Beyaz Rus göçmeni Natascha (SOPHIA LOREN) ile karşılaştıktan sonra başına gelenler konu edilir. Natascha, Ogden'le tanıştığı gecenin sonunda Ogden'den habersiz kaçak yoldan Amerika'ya girebilmek için gemide saklanır. Gemi Hong Kong limanından hareket eder. Olaylar gelişir.
Döneminde bu filmi sinamada seyredebilmiş olanların aklında, nedense bu film Sophia Loren'in gemi güvertesinden denize atladığı sahne ile kalmıştır.
---
JULIE & JULIA
Konuya göre biraz fazla uzun tutulmuş film. İnsanın izlerken yer yer ilgisi dağılabiliyor.
---
Filmde, yapılan yemeklerden ziyade JULIA ve PAUL arasındaki muazzam bir hoşgörüye dayanan karı koca ilişkisi daha göz doldurucu ve akılda kalıcı. Bir de filmde müthiş tatlılar yapılıyor.
---
İftardan sonra izleyiniz.
---
Filmde, yapılan yemeklerden ziyade JULIA ve PAUL arasındaki muazzam bir hoşgörüye dayanan karı koca ilişkisi daha göz doldurucu ve akılda kalıcı. Bir de filmde müthiş tatlılar yapılıyor.
---
İftardan sonra izleyiniz.
THE SOLOIST
Benim kafamı "ruh sağlığı yerinde olmayan insanlarla BEETHOVEN arasındaki bu ilişkinin sırrı nedir?" sorusuyla karıştrdı bu film. Daha önce seyrettiğim bi kaç filmde de şizofreni hastası olup özellikle Beethoven'ı takıntı haline getirmiş karakterlere rastladım. Dolayısıyla filmi seyrederken acaba bunun psikolojik bir açıklaması var mı, yoksa Beethoven da artık bir Holywood klişesi mi diye düşünmeden edemedim.
Rolü gereği JAMIE FOXX gerçekten de Oscar kalıbının içinde bir karakter. Film gerçek hikayeden alıntı, Hollywood yapımı değil de sanki bir bağımsız film havası yaratan çekimler ve tabi not full retard...tam da Akademinin sevdiği şeyler. Yine de adaylıklarda filmin şansı olmadı.
----
Film LOS ANGLES TIMES gazetesinin yazarlarından STEVE LOPEZ'in gazetede yazacak yeni bir hikaye ararken Los Angles'taki yüzlerce evsizden biri olan NATHANIELl AYERS ile tanışmasını ve Nathaniel'in hikayesini yazmaya karar vermesiyle başlıyor. Bundan sonra biz seyirci olarak Steve'in hikayesinden çok Nathaniel'ın hikayesini seyrediyoruz. Gerçek hikayeden alıntı olduğundan mıdır nedir Steve'in hikayesi daha arka plana atılmış. Yani steve'in aslında sorumluluklarından kaçan bir adam olduğunu küçük ayrıntılardan yakalayabiliyoruz. Yine de steve aslında işkolik mi yoksa sıkıntıya gelemeyen bir adam mı anlamak güç. Oyunculuk adına Jamie Foxx'a göre ben Robert Downey jr'ı daha başarılı buldum. Bu beğenide ROBERT DOWNEY JR..' a karşı engel olamadığım adam kayrmacılığım haricinde ölçülü oyunculuğa olan takdirim de mevcut.
---
Film benim bu yazım kadar sıkıcı bir film değil, inanın. İzlemeye değer.
Rolü gereği JAMIE FOXX gerçekten de Oscar kalıbının içinde bir karakter. Film gerçek hikayeden alıntı, Hollywood yapımı değil de sanki bir bağımsız film havası yaratan çekimler ve tabi not full retard...tam da Akademinin sevdiği şeyler. Yine de adaylıklarda filmin şansı olmadı.
----
Film LOS ANGLES TIMES gazetesinin yazarlarından STEVE LOPEZ'in gazetede yazacak yeni bir hikaye ararken Los Angles'taki yüzlerce evsizden biri olan NATHANIELl AYERS ile tanışmasını ve Nathaniel'in hikayesini yazmaya karar vermesiyle başlıyor. Bundan sonra biz seyirci olarak Steve'in hikayesinden çok Nathaniel'ın hikayesini seyrediyoruz. Gerçek hikayeden alıntı olduğundan mıdır nedir Steve'in hikayesi daha arka plana atılmış. Yani steve'in aslında sorumluluklarından kaçan bir adam olduğunu küçük ayrıntılardan yakalayabiliyoruz. Yine de steve aslında işkolik mi yoksa sıkıntıya gelemeyen bir adam mı anlamak güç. Oyunculuk adına Jamie Foxx'a göre ben Robert Downey jr'ı daha başarılı buldum. Bu beğenide ROBERT DOWNEY JR..' a karşı engel olamadığım adam kayrmacılığım haricinde ölçülü oyunculuğa olan takdirim de mevcut.
---
Film benim bu yazım kadar sıkıcı bir film değil, inanın. İzlemeye değer.
A LA FOLIE... PAS DU TOUT
Romantik-komedi sınıflandırmasının yanlış olduğunu düşünüyorum. Bana göre bu filmin türü gayet psikolojik-gerilim.
---
Filmin baş karakteri ANGELIQUE hiç de öyle sevimli delilerden değil. Adamın bir hiç uğruna yaşadığı bütün sıkıntı resmen bana geçti. Sinirim bozuldu. Üzüldüm. "İnsanın durduk yerde başına neler gelebiliyor yahu" gibi düşüncelere daldım.
---
Oyunculuk açısından SAMUEL LE BIHAN'ı AUDREY TAUTOU'dan daha iyi buldum. Audrey Tautou'nun AMELIE sonrası oynadığı bütün filmlerde hala Amelie mimikleri ekseni etrafında dönmesi beni pek etkilemiyor.
---
Filmin baş karakteri ANGELIQUE hiç de öyle sevimli delilerden değil. Adamın bir hiç uğruna yaşadığı bütün sıkıntı resmen bana geçti. Sinirim bozuldu. Üzüldüm. "İnsanın durduk yerde başına neler gelebiliyor yahu" gibi düşüncelere daldım.
---
Oyunculuk açısından SAMUEL LE BIHAN'ı AUDREY TAUTOU'dan daha iyi buldum. Audrey Tautou'nun AMELIE sonrası oynadığı bütün filmlerde hala Amelie mimikleri ekseni etrafında dönmesi beni pek etkilemiyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)